24 Mart 2010 Çarşamba

CİKU' YU TANIYABİLMEK


CİKU eve gelmeden önce annemin evine gitti. Çünkü evimizde badana, yağlı boya yapılıyordu ve biz bu narin yaratığı bu zehirli kokulu eve almak istemedik. Bir ay misafiri oldu annemin. Kafesinden dışarı çıkmayı, NABER ? demeyi, ele gelmeyi, kucağa tırmanarak, başını kalın bir O, O, OO ! !! sesi eşliğinde sevdirmeyi orada öğrendi. Biz uzunca bir yurt dışı geziden döndüğümüzde CİKU'nun insanlarla iletişim süreci başlamıştı bile.

CİKU'nun getiren Kaptan tarafından bize verilmesi kesinleştiğinde, Kaptanın evindeki büyük renkli papağanların nasıl sıkışık kafeslerde olduğunu görünce; onun büyük bir kafesi olması gerektiğine karar verdik. Ve böylece sökülüp takılabilen, taşınabilen, yerden 70-80 cm yükseklikten başlayan, evin içinde yürütülebilen, ilk en pahalı eşyamızı da satın olmış olduk. O zamanlar 400 bin TL İtalyan yapımı ve çok pahalı. (sonradan yıllar sonra sorduğumda 2 Milyon olmuştu)

Bu kafes evde bizim tarafımızdan bir hallerle monte edildi, CİKU'nun kafese alışması için, içinde bulunduğu eski küçük kafesini büyüğün içine koyduğumuzu hatırlıyorum. Çünkü CİKU bir türlü yenisine geçmek istemiyordu. Yenisinde neler yok, tahta oyuncaklar, salıncaklar, kum, şekerlemeli tohumlu yiyecek çubukları, bir mürekkep balığı kemiği.

Ne komik mişiz, ve de ne acemi ! O küçük CİKU bize ne gülmüştür. CİKU hiç mürekkep balığı kemiği denemedi, hiç kum yemedi. Onun taşlığı değil de tahtalığı olduğunu öğrendik. Evdeki bütün tahtalar paralanmaya başlayınca.
Şekerlemeli tohumları ağzına bile sokmadı. Ona mısır tanesi verirlermiş gemide bizimkine çiğ çekirdek de vermiş Kaptan. Çok şükür ki bizim küçük CİKU çiğ ay çekirdeğinde karar kıldı (Tabii ana besin olarak onun yanında yediği diğer şeyleri ara ara anlatacağım). Mısır tanesini de yemedi bile. Şimdilerde en pahalısından MALATYA PAZARI olmazsa çekirdeği beğenmiyor ve BOKKOK diyor. Bu arada onun meşhur küfürlerini anlaşılmayacak biçimde modifiye etmeye çalışıyoruz aklımızca, böylece BOKKOK önemli bir tepki haline dönüştü. Sonradan açıkça aldatıldığını anlayıp, nasıl olduysa son ilaveyi -KOK kısmını hepten kaldırdı.

CİKU'nun kafesinin altına ne koyulacak. ilk önerilere göre saman ya da tahta yongası koymalıymışız. Eve çuvalla tahta yongaları geldi, her kafese konup kaldırılışı facia olan o tahta yongaları, CİKU'nun tuvaleti olmaktan başka hiç işe yaramadı. Biz ise harap olduk. Ser kaldır, ser kaldır.

CİKU'yu tanımak için bir dizi eylem başlattık. Önce kafesle birlikte bir de yabancı yazarlı iki papağan kitabı aldık. İyice, döne döne okuduk, o kitaptan aklımda kalan şey CİKU'nun maydonoz yememesi gerektiği.

Kitaba baktık ki bizim CİKU'nun ömrü 80 yılmış. Bizi katlayacak. Ben ve eşim 43 yaşındayız.

Ya bakamazsak? Hemen Darıca hayvanat bahçesine gidildi ve oradaki kardeşlerine bakıldı, bakamazsak onlara vereceğiz. Oradakiler birer kabadayı olmuş, bizimki yavru, irice ama yine de bir yavru. Bir de kontrol yaptık, bakan veterinerlerle konuşup iyi bakacaklarından emin olmak istedik. Nafile. Genç veterinerler bir odada oturuyor ve bizim kadar kitap okudukları da şüpheli.

bu hikaye çok uzun ara vermeliyim.
devamı gelecek ...

Sevgiyle kal CİKU...

CİKU yaramazlık peşinde, fosilli taşlarımı kurcalıyor. Bu arada rafın tahtasını da kemirebilir.

3 Mart 2010 Çarşamba

CİKU’YLA BİR SABAH






CİKU başucumda. Sabah sabah bizleri duyunca zaten çoktan odasından etrafı ve asansör seslerini dinlemeye almış olan CİKU, GÜNAYDIIIN! GÜNAYDIIIIN! çığlıkları atıyor. Asansör kapısı bizim katta açılmışsa çığlıklar NUR E-SİN, NUR E-SİN e dönüşüyor. Nadir'i bekliyor, apartman görevlimizi. Kapıyı açtıracağı bir uşağa ihtiyacı oldu yine. NUR ESİN!... NUR ESİN!... Sonra tabiî ki ortalık ayağa kalkmadan biz kalkıyoruz ve onu asıl günlük odasına alıyoruz.

Bu sabah da böyle oldu.
Annem odasına girmiş ona bakmaya, anneme NASILSIN? NASILSIN? diye tatlı bir sesle sesleniyordu. “İyiyim Canım Kuşum sen nasılsın?” GÜNAYDIIIN ! alçak bir tonda ve gayet tatlı bir sesle yanıtını yetiştiriyor. Sonra ben kalkıyorum, NUR E-SİN, GÜNAYDIIIN aynı tatlı ses. Belli ki odasına günlük odasına gidebilmek için kafesini taşıyalım diye bizi yumuşatmaya, tavlamaya çalışıyor. Tabii alıp doğruca oturma odasına taşıyoruz. Her sabah olduğu gibi. Uzun süredir onun da yatak odası var, bizi adeta bu çözüme zorladı. Şimdi gün kararınca, uykusu gelince, salıncakta sallanarak odasına çekilmek istiyor:
İYİ GECELEEER ! HU HU... NE NE... İYİ GECELEEER!

CİKU küfür etmeyi ve sertleşmeyi çok iyi bildiğinden, onun alçak tonlu, son derece yumuşak çağırışını duyuyorum GEEL! Canı istediğinde bize her şeyi yaptırabilir.

Kendi kendine çığlıklar attı. Sonra da kendine seslendi, ilgi istiyor, sesini gidecek yükselterek aşağı katlara ve apartman görevlimize sinyal göndermeyi umuyor. Sonra yine kendine söyleniyor.
NE BAĞIRIYOSUN ? ŞIMARIYORSUN !
Şimdi sesini daha da yükseltmekle meşgul. Ona bahçeden sesler ulaşıyor. Çünkü etrafta tanıdıkları ahbapları bizden çok. Sinyaline her zaman yanıt verenleri buluyor.
NUR ESİN! NE VAR BEEE! ŞİŞŞŞT … NE BAĞIRIŞIN? NUR E… iyice sinirlendi.


Karşı komşu oğlunu yuvaya gönderiyor ve bizimki kapıyı açıp o arkadaşını küçük ÖMER'i göremedi. Sinirinin sebebi bu. Ömer ondan korkmuyor, ona oyuncaklarını uzatıp onunla konusuyor, CİKU ve Ömer sabah kapıları açtırıp birbirlerine doğru adeta koşuyorlar. Bu da CİKU'nun en yeni ilişkisi. Resimde Ömer yok, CİKU onun nerede olduğunu bizzat araştırıyor. Ömer'in kapısında ablası Adasu'nun resimleri asılı, bize de hediye etti.
NERDE? NERDE? Soru tonuyla soruluyor. Ben de inatla sessizliğimi sürdürüyorum. Bilgisayar başında bugünü yazıyorum. NUR ESİN ! Şişşt… NE BE !… GELMİŞ!...

Annemle tartışıyor. Kapıyı açtıramadı. "Niye bağıyororsun Oğlum?" Anneme kızgın, dün CİKU'nun kafesinin üstüne örtü örtmek istemiş.CİKU istememiş ve elini fena ısırmış, kanatmış. Annem de onu öok kızdıran küçük sopasıyla dövmüş, nasıl yaptıysa. Anneme yağdırdığı küfürler hâlâ kızgın olduğunun göstergesi. Hiç unutmaz. Kendisi ısırır biz suçlu oluruz, ona kendimizi ısırttırdığımız için. Tipik CİKU. "

ŞİŞŞT… B…K , ŞİŞŞT !

Bu arada çoktan kafesinden bizi yumuşatıp, kandırıp çıktı, salonda kapıyı daha iyi izleyebildiği çamaşır demirinin en üstünden yapıyor bu konuşmaları. Bazen de çevredeki kuşlar ya da araba alarmları gibi öterek bahçeye laf yetiştiriyor. Dikkati çekmeli, ama nasıl? Bu arada çamaşır demiri salonun yerlisi oldu, ne de olsa CİKU'nun mekânı orası.
Gün daha bitmedi ama ben ara vermeliyim. Karnı acıkmıştır. Sofraya bizimle oturduğundan bizi bekliyor. Asla yalnız yemekten hoşlanmaz. Aç uyuduğunu biliyorum. Şimdi kahvaltı hazırlık vakti.
CİKU söyleniyor. A A AAA! B..K ÇIK, B…K NE VAR? , GÜZEL KUŞ NE BAĞIRIYON?,
B..K, KOŞ, B..K ŞIŞŞT ! GEL! çok sinirli. Demirin birinden diğerine atlayıp söyleniyor. Çiçek saksısına uzanıp söyleniyor, çiçekler ona gelmeli, niye gelmiyorlar? uzanamıyor. B..K GEL!

Ve nihayet kapı çaldı. Nadir geldi. Pek sevindi. Nadir onun sevgililerinden biri. Ayaklarının altında dolandı. Bu yeni numarası, başına uçup birkaç kez adamı ısırıp kan döktükten sonra Nadir ondan ürker oldu. O da bu yöntemi keşfetti, artık ayaklarının altında yürüyor. Başına hamleden vazgeçti. Gazetemizi ve ekmeğimizi alıyoruz. Karşılıklı iltifatlar ettiler ve Nadir’i uğurladı BAY BAY, BAY BAY !!…
Yine yaramazlıklar başladı, artık kafesine dönecek, yaramazlık yaptı mı kafese gitmek istiyor demek, öğrendik. Biz de öğreniyoruz.
Sevgiler CİKU sana.

CİKU EVE GELDİ

Bulunduğu her ortamda dikkati çekmenin bir yolunu bulan CİKU hayatımıza Nisan1997 de girdi.

Küçücüktü, 4 aylık bir deniz yolculuğundan sonra gelmişti. Kaptan bir sürü yakalanmış yavru arasından onu seçmiş çünkü kafesteki en yaramaz papağan oymuş. Evi hayvan dolu kaptanın hanımı onu istemeyince bize teklif edildi. Evde iki büyük renkli papağan bir Çin köpeği ve bir de maymun vardı. Böylece CİKU da bize kaldı.

Kedimlerimiz “BİBİK’ten ve FINDIK’tan sonra, ölecek kadar bir canlı özlemi içindeydim. Önce eve bir papağan gelmesi fikrine aşık oldum, sonra da O’na (CİKU’ya).

Gri bir şey. Cakk Ciyaak kötü bağırıyor. Gözleri de gri, ürkmüş, kafesi otantik, ufak ve basit demir çubuklardan yapılmış. İlk kafesini saklıyorum. Size sonra resmini de koyacağım.

Eşim ve ben ondan korktuk, ya bakamazsak, ya bilemezsek nasıl bakacağımızı, bu yabancı canlıya yazık değil mi? Niye getirmişler sanki? Birkaç Dolar için değer miydi bunca yavru papağanı tutmaya, satmaya? Demekki bu Pazar çok büyük. Bu gemiye çok sayıda papağan binmiş, yolda birer birer telef olmuşlar. Bizim kaptan lumbozunu açmamış, hava cereyanı olmasın diye, bir bizim kaptanın bir de bir başka gemicinin kuşu buralara ulaşabilmiş, ne yazık…

Ne yer bu kuş, ne içer? Nasıl bir canlı bu böyle?

En iyisi adı Gümüş olsun. Gri ya yakışır.

CİKU adını kendisi koydu. Konuşmaya başladıktan sonra ilk yaptığı şeylerden biri öğrendiklerini kısaltmaktı. Cici Kuş oldu CİKU, sonrada bu adını çok beğendi, ona Gümüş diyene “CİKU de” diye hatırlatır oldu. Artık o CİKU’ydu.