Bulunduğu her ortamda dikkati çekmenin bir yolunu bulan CİKU hayatımıza Nisan1997 de girdi.
Küçücüktü, 4 aylık bir deniz yolculuğundan sonra gelmişti. Kaptan bir sürü yakalanmış yavru arasından onu seçmiş çünkü kafesteki en yaramaz papağan oymuş. Evi hayvan dolu kaptanın hanımı onu istemeyince bize teklif edildi. Evde iki büyük renkli papağan bir Çin köpeği ve bir de maymun vardı. Böylece CİKU da bize kaldı.
Kedimlerimiz “BİBİK’ten ve FINDIK’tan sonra, ölecek kadar bir canlı özlemi içindeydim. Önce eve bir papağan gelmesi fikrine aşık oldum, sonra da O’na (CİKU’ya).
Gri bir şey. Cakk Ciyaak kötü bağırıyor. Gözleri de gri, ürkmüş, kafesi otantik, ufak ve basit demir çubuklardan yapılmış. İlk kafesini saklıyorum. Size sonra resmini de koyacağım.
Eşim ve ben ondan korktuk, ya bakamazsak, ya bilemezsek nasıl bakacağımızı, bu yabancı canlıya yazık değil mi? Niye getirmişler sanki? Birkaç Dolar için değer miydi bunca yavru papağanı tutmaya, satmaya? Demekki bu Pazar çok büyük. Bu gemiye çok sayıda papağan binmiş, yolda birer birer telef olmuşlar. Bizim kaptan lumbozunu açmamış, hava cereyanı olmasın diye, bir bizim kaptanın bir de bir başka gemicinin kuşu buralara ulaşabilmiş, ne yazık…
Ne yer bu kuş, ne içer? Nasıl bir canlı bu böyle?
En iyisi adı Gümüş olsun. Gri ya yakışır.
CİKU adını kendisi koydu. Konuşmaya başladıktan sonra ilk yaptığı şeylerden biri öğrendiklerini kısaltmaktı. Cici Kuş oldu CİKU, sonrada bu adını çok beğendi, ona Gümüş diyene “CİKU de” diye hatırlatır oldu. Artık o CİKU’ydu.
3 Mart 2010 Çarşamba
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder